Sabah kalktığımda denizden esen tertemiz mis gibi rüzgarla karşılaştım… Oysa evim deniz kenarında değil, yeni yapılan Olimpiyat Stadının hemen yanında kurulan prefabrik villalardaydı. Kent basamak basamak kurulduğu için denizden esen her rüzgar, sokak sokak yayılarak ta buralara kadar geliyordu. Dışarıda birkaç gündür lapa lapa yağan kara rağmen mutlu Çanakkaleliler otomobilleriyle kartopu, kar savaşı, kayak ve buzda kayıp bir yerlerini incitmek için ısrarla kent dışına gitmeye çalışıyorlardı. Yollarda ve kaldırımlara düşen her kar damlası anında eriyor, eriyen kar suları da kanalizasyonlarda kaybolup gidiyordu. Caddeler, sokaklar kupkuruydu. Nede olsa termal enerji ile ısıtılan kentin ana boruları yol altlarından geçirilmiş, sadece konutlar, iş alanları ısıtılmamıştı. Aynı zamanda kentin kenti ısıtılmıştı. Kendini yıllar öncesinden amorti eden ısıtma sistemi için konutlardan ve iş yerlerinden sadece bakım giderlerini karşılayacak sembolik miktarda bir para alınıyordu. (O da yüz metre kareyi geçen yerlerden aylık 5 YTL gibi) Belediye Başkanı bu paranın da alınmamasını önermişti ama kentlilerin günler süren protestoları karşısında bu sembolik parayı almak zorunda kalmıştı. Buna karşın başkan da ulaşımdan para almamaya karar vermişti. Bu sefer de “biz de yeni kurulan metroya” binmiyoruz adlı basının açtığı sert kampanya ile karşılaşmıştı.
5 Milyonluk nüfusa göre yapılan altyapı 1 milyonluk Çanakkale’ye biraz fazla gelmişti. Basın, bu müsrifliğin üzerine ısrarla gitmiş, ama sosyal demokrat yerel idare, geleceğin sorunlarını da çözmekte ısrar etmişti. Zaten en son yirmi yıl önce döşenen orta refüjler, asfaltlanan yollar artık değiştirilme zamanı gelmişti. Lakin yirmi yıl önce yapılan yollarda bir milim de olsa aşınma meydana gelmemişti. Belediye tüm yolları beyaz asfalt yapmak istiyordu. Ne de olsa siyah asfalt son yirmi yılda ruhumuzu yeterince sıkmıştı. Lakin Çanakkalelileri ikna etmek mümkün olmuyordu. Onlar için ha siyah ha beyaz fark etmezdi. Yol kenarlarına dikilen mevsim çiçekleriyle kent yeterince rengarenk durumdaydı. Ayrıca kişi başına düşen 35 metrekarelik yeşil alanla daha bir yıl önce dünyanın en yeşil kenti seçilmişti. İstanbul’un hala olimpiyatlara aday olmasına rağmen çözülemeyen sorunları yüzünden kazanamayıp Çanakkale’ye zorla verilen olimpiyatlar öncesi bu tür değişiklik zor olabilirdi. Lakin planlama dairesi her şeyi planlamıştı… Sadece geceleri yapılacak “sessisleştirilmiş yol yapım ve çevresel düzenleme” metoduyla her şey topu topu 3 gecede bitebilirdi… Hatta yapılacak değişikliklerden Çanakkalelilerin ruhu bile duymazdı ama renk değişikliği olmasaydı…
Her akşam toplanan kent konseyi (2000’li yılların başında kurulmuştu) kentin sorunlarından çok kentlinin hafta sonu tatilini nerede geçirebileceği üzerine yapılan organizasyon toplantıları haline gelmişti. Çözülmeyecek sorun bırakmamışlardı. Eğer bir sorun olursa da –ki bu şaşılacak bir olaydır- kentli el birliği ile kent konseyine gelmeden sorunu çözmeyi bir kent geleneği haline getirmişti.
Yılbaşı öncesi bir kez daha anlaşıldı ki, Çanakkale’ye iki havaalanı yeterli gelmemektedir. Bir üçüncüsü de hemen Truva Milli Parkı sınırlarına yakın yapılmamalıdır. Kangırlı Havaalanı bu kentin tüm ulaşım yükünü tek başına kaldırmaya yetmediği bir kez daha anlaşılmıştır. Sadece yürüyüş parkurları için gelen turist sayısı yılda 13 milyonu geçmiştir. Bir de buna turizm, rüzgar, tarih, deniz, sualtı, taze meyve, kurutulmuş aşk, rakı balık roka, Kaz Dağları mantar toplama turizmi ve Kuzu-göbe turizmi gibi diğer tatil anlayışlarını eklerseniz varın siz düşünün… Bunlara birçok ek de yapılacağı aşikardır. Bu konuda yutkunmadan konuşan turizmci ve de Atatürkçü ve de meclis üyesi Hanifi abi de dile getirmektedir. Tebrik ederiz. Onun Çanakkale’nin film yıldızı uluslar arası meşhur Tahta At ile Maydos arasında kurduğu ilk özel turizm ulaştırmacılığı ile bir yeninin öncüsü olmuştur. Gazete sayfalarına bakıveriniz lütfen… Hoş artık Avrupa ve Asya arasında en az yirmi yerden su altı geçişi sağlandığı için su üstü trafik neredeyse sadece lüferlere ve su sporlarına kalmış durumdadır. Su altı tüp geçitler de tarih olmuş ve koruma kurulu tarafından gelecek kuşaklar tarafından görülebilmesi için koruma altına alınmıştır.
Kent ulaşımı sadece kara, hava ve hızlı aşırı süratleştirilmiş (saatte 980 km/hız) trenlerle sağlanmasına rağmen deniz ulaşımında sağlanan yenilikler de yabana atılacak gibi de değildir hani…
STK’lar oldukça yaygın olduğu için, herkes ortalama 24 derneğe üyeydi. Derneklerin bu yoğunluğu toplumun sivilleşmesinde ve kentin içerisinde yaşamasında büyük katkısı vardı. AB’nin ısrarla entegrasyon çalışmalarına rağmen Ankara Hükümetinin “Yok arkadaş, sizin kriterleriniz bize yaklaşmıyor bile” deyip görüşmeleri askıya almasından buyana geçen iki yıl içerisinde yeni bir açılım sağlanamaması yüzünden, Çanakkale’den yapılacak AB bünyesindeki STK yardımları da bir türlü yapılamaması kentliyi baya germişti ki, Allah’tan imdada serbest bırakılan kısmi yardımlar yetişti. Yoksa kent baya bir karışacaktı.
Dün yapılan “sadık kentliler” toplantısında ödüle hak görülen kentimizin ileri gelenlerinden Gazeteci Deli Memo (131), Ver İleriye Hayri Kaptan (139) Tenekeli Vedat (132) Devlet Aydın (131) K. Cemal(130), D.Yücel(128) Komutan Deniz (138) O. Sinema (128) yaptıkları ortak açıklamayla şunları dediler: “Çanakkale’de zaman pek bir hızlı akmaktadır. Biz nasıl oldu da birden bire bu yaşlara geldik bir türlü, anlayamadık. Allahtan fener kıraathanesi var da zamanımızı oldukça iyi değerlendirebildik. Gerisi diğer kentlilerin başına…” dediler. Zıııııııırrrrrrrrrrrrrrr! Kan ter içerisinde uyanmışım; “Hayırdır ne oluyoruz yahu?” Kurban eti ile yılbaşı kutlarsan olacağı da bu… Gaz yaptı…
ADI: HASAN ÖZAY. BENİM İÇİN “GAZOZCU AMCA…”
4 haziran gecesi telefon çaldı. Anam: ”Hasan Dayın ölmüş, başımız sağolsun” dedi. Fazla konuşmadı kapadı. Hangi Hasan Dayım diye düşündüm, Kara Hasan diye bir dayım vardı, öleli iki yıl kadar olmuştu. Başka Hasan dayım var mı? “Kara Hasan kaç kez ölebilir ki? Eğer sülalemin birden fazla “ölme” yeteneği varsa, “yırttım abicim…” Sülalemin bütün yüzleri gözümün önünden geçiyor ve “Hasan Dayımı” hatırlıyorum… Gazozcu dayım… “Hasan Gazozları…” Çocukluğumun “sarı” “kara” “beyaz gazozları…” Kahretsin, sülalemin yaşayan son “Hasan”ı da kayıp gitmişti… İçim sıkıldı. Gözümün önünden “birkaç kare,” flaş çakar gibi gelip geçti. Uluslar arası, dev sermayenin yaptıklarına bir kez daha… Sadece bunun için bile sokaklara dökülüp, çocukluğumu benden alanlarla savaşa bilirim, köyleşen, küreselleşen dünyada… Şimdi elimizde kalan son parçaları da zorla söküp almaya çalışan G-8 efendileri…
1969 yılının Sonbaharı’nda zamanın “adalet”li başbakanı “Süleyman Demirel”i Kirazlı Bölge İlkokulu öğrencileri şakşaklamak için yol boyuna dizilmeyince, müdür yardımcısı babama da Gökçeada’ya sürgün yolları gözükmüştü. Ne zaman adadan Çanakkale’ye gelsek, şimdi meyhaneler sokağı olarak bilinen yerdeki “Truva Gazozları”na uğrardık… Ben çocuktum ve gazoza bayılırdım, bütün çocuklar gibi... Gözlerinin içine bakıp bana ne içeceksin diye sormalarını beklemeden “kara gazoz”uyapıştırırdım. Sonra sıra “sarı gazoz”a gelir, “beyaz gazoz”la bitirirdim. Oradaki ince uzun adam pek hoşuma giderdi. Ne zaman istese gazoz içebilirdi… Ne şanslı bir amcaydı. 1970’li yılların sonuna kadar bu oyun devam etti. Zaman artık “Coca Cola” emperyalizmi zamanıydı ve küçük işletmeler boğulmalıydı. Efendiler kararı vermiş, uygulanmış ve Hasan Gazozları’yla başlayan “Truva” adıyla devam eden serüven son bulmuştu. Ben gazoz içerdim… İnce uzun boylu adam; saçları olan, dükkanında “kara gazoz” içen çocuğun başını okşardı…
Uluslar arası sermaye adını değiştirmiş, küreselleşme adı altında soygununu pekiştirmek için propagandalarla saldırıyor. Zamanın “Küçük Amerikası” hala büyümek için sağa sola koşuşturup, ellerindekini araç mezat satmaya çalışıyor. Kaçınılmaz sona doğru hızla düşerken yapılan pazarlıklar çoktan uygulamaya geçmiş bile…
Hasan Özay 1910 doğumlu, dedem Ali Kemal 1906… 20. Yüzyılın ilk yarısına tanıklık etmişler… “1. Paylaşım Savaşı”nda Çanakkale savaşlarında Settülbayır’ı terk etmek zorunda kalmışlar… Ailenin bir kısmı Çanakkale’de kalmış, bir kısmı Kangırlı’ya, daha iç kesimlere sığınmışlar. Osmanlının yok oluşunu, Cumhuriyetin doğuşunu izlemişler.
Biz burada “Görsel Kent Kimliği” diye yırtınırken, bir Allahın kulu bile tınmadı. İşte bunun için “Görsel Kent Belleği” oluşturmak zorundayız. Kentin geçmişini bilenleri “kayıt” altına almak için… Kentin değişen dokusunu kare kare tespit etmek ve arşivlemek için. Kentin tarihini geleceğe bırakmak için. Başka “gazozcu Hasan” yok… Son tanıklar da elimizin içinden kayıp giderken bizler sadece izlemekle yetinebiliyoruz. Acaba günün birinde, birileri ortaya çıkıp da bunu akıl edip yapar mı bilmem… Bildiğim şey, bir kent evrimleşiyor ama tanıksız…
Hasan Özay, 94 yaşında, tanıklık ettiği “bir kentte” sessiz sedasız “hoşça kal” deyip gitti… Başımız sağ olsun… Benim tarihimde her zaman bir “Hasan Özay” olacak. Ama benim tarihimdeki adamın ismi “Gazozcu Hasan…”
-gemici-
BATI-FENERİ ÇAKMAYA DEVAM EDİYOR…(Çocukluğunun güzel karelerini sunanları asla unutmama kaydıyla…)
Şeyh Murad Efendi Tekkesi
Eyüp, Nişanca'da, Nişanca Mustafa Paşa Caddesi ile Davutağa Caddesinin kesiştiği yerde bulunan yapı kompleksi, Şeyhülislam Minkarizade Yahya Efendi'nin damadı Kangırlı (Çankırılı) Mustafa Efendi (Ölm. H.1090-M.1680) tarafından yaptırılmıştır. Buharalı Şeyh Murad Efendi adına medrese olarak yaptırılmış, Lale devri yapısı olan tekkenin, şimdi yerinde bulunmayan kitabesi H. 1127 (M.1715) tarihlidir. Medrese Şeyh Murad Efendi'nin ölümünden sonra Nakşibendi zaviyesine dönüştürülrnüş, aynı zamanda, Hamzari-Melami tekkesi olarak da faaliyet göstermiştir.